Suç mu, Ceza mı? Dostoyevski'nin Borçlarıyla Yazdığı İnsanlık

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski denildiğinde akla ilk gelen eserlerden biri hiç kuşkusuz Suç ve Ceza'dır. Ancak romanı yalnızca Raskolnikov'un işlediği cinayet üzerinden okumak, onu eksik anlamak olur. Çünkü Dostoyevski'nin asıl meselesi baltayla işlenen suç değil, insan zihninde büyüyen suçtur. Onun romanlarında cinayet birkaç sayfada gerçekleşir; vicdan ise yüzlerce sayfa boyunca konuşur.
Belki de bu yüzden bugün hâlâ aynı soru sorulur: Dostoyevski'nin anlattığı gerçekten suç mudur, yoksa asıl mesele ceza mıdır?
Bu sorunun cevabı biraz da yazarın kendi hayatında saklıdır.
Dostoyevski, edebiyat tarihinin en zor hayatlarından birini yaşamıştır. Genç yaşta Çarlık Rusyası'na karşı faaliyet yürüttüğü iddiasıyla tutuklanmış, kurşuna dizilmek üzere idam mangasının önüne çıkarılmış, son anda affedilerek dört yıl kürek cezasına gönderilmiştir. Ölümü beklediği o birkaç dakikanın etkisi, hayatı boyunca yazacağı bütün romanların temelini oluşturmuştur. Çünkü o andan sonra insanın en büyük cezasının mahkeme salonunda değil, kendi zihninde başladığını düşünmeye başlamıştır.
Ancak Dostoyevski'yi yazmaya iten yalnızca yaşadığı siyasi baskılar değildi. Hayatının büyük bölümü maddi sıkıntılar içinde geçti. Kumar tutkusu onu defalarca borç batağına sürükledi. Avrupa'daki rulet masalarında kaybettiği paralar yüzünden yayıncılardan avans almak zorunda kaldı; kimi zaman daha yazmadığı kitapların telifini önceden sattı. Borçlarını ödeyebilmek için yazıyor, yazdıkça yeniden borçlanıyordu.
1866 yılı bu açıdan onun hayatındaki en kritik dönemeçlerden biridir. Yayıncı Fyodor Stellovski ile yaptığı sözleşmeye göre belirlenen tarihe kadar yeni bir roman teslim edemezse, dokuz yıl boyunca bütün eserlerinin yayın haklarını kaybedecekti. Bu yalnızca maddi bir kayıp değil, bir yazar için neredeyse mesleğinin sonu anlamına geliyordu.
Bu nedenle Dostoyevski aynı anda iki roman yazmaya başladı. Bir yandan Suç ve Ceza gazetede tefrika hâlinde yayımlanırken, diğer yandan zamanla yarışarak Kumarbaz'ı tamamlamaya çalışıyordu. Romanı yetiştirebilmek için genç stenograf Anna Grigoryevna Snitkina ile çalışmaya başladı. Yaklaşık yirmi altı gün içinde romanı dikte ederek tamamladı. Daha sonra Anna ile evlenecek ve hayatının geri kalanında onu hem ekonomik hem de ruhsal olarak ayakta tutacak kişi yine o olacaktı.
Dostoyevski'nin yazma biçimi de en az hayatı kadar sıra dışıdır. Bugünün okuru onun uzun cümlelerinden, sayfalarca süren iç konuşmalarından ve ayrıntılı betimlemelerinden zaman zaman yorulabilir. Oysa bu uzunluk bilinçli bir tercihtir. Çünkü Dostoyevski için önemli olan olayın kendisi değil, olayın insan ruhunda oluşturduğu yankıdır.
Raskolnikov yaşlı tefeci kadını birkaç dakika içinde öldürür. Fakat cinayetin ardından başlayan vicdan muhasebesi yüzlerce sayfa sürer. Çünkü Dostoyevski, insanın işlediği suçtan kaçabileceğine; fakat kendi zihninden kaçamayacağına inanır. Roman boyunca Petersburg sokakları, dar odalar, bunaltıcı hava ve bitmek bilmeyen iç monologlar aslında karakterlerin ruh hâlinin bir uzantısıdır. Mekânlar bile psikolojinin bir parçasına dönüşür.
Onun betimlemeleri yalnızca bir sokağı tarif etmek için yazılmaz. Bir odanın rutubetini anlatırken karakterin sıkışmışlığını, şehrin boğucu atmosferini aktarırken insanın vicdanını resmeder. Bu yüzden Dostoyevski'de olaylar yavaş ilerler; çünkü asıl hareket karakterlerin zihninde yaşanır.
Belki de Dostoyevski'yi diğer romancılardan ayıran en büyük özellik budur. Tolstoy toplumu anlatır, Victor Hugo tarihi anlatır, Balzac sınıfları anlatır; Dostoyevski ise insanın kendi içinde verdiği savaşı anlatır. Onun romanlarında kahraman ile düşman çoğu zaman aynı kişidir.
Bugün Suç ve Ceza yalnızca dünya edebiyatının en önemli romanlarından biri olarak görülmüyor. Aynı zamanda psikoloji, felsefe ve hukuk alanlarında da üzerine en çok konuşulan eserlerden biri olmayı sürdürüyor. Çünkü roman, "Bir insan neden suç işler?" sorusundan çok daha zor bir soruyu soruyor: "İnsan, kendi vicdanından gerçekten kaçabilir mi?"
Belki de Dostoyevski'nin bütün hayatı bu sorunun cevabını aramakla geçti. Kumar masalarında kaybettikleri, borçları nedeniyle sabahlara kadar yazdığı sayfalar, idam mangasının önünde geçirdiği o birkaç dakika ve Sibirya'da yaşadığı yıllar... Bunların hiçbiri onun kaleminden ayrı düşünülemez.
Bu yüzden Suç ve Ceza, yalnızca Raskolnikov'un hikâyesi değildir. Bir yazarın kendi karanlığıyla hesaplaşmasının, insan ruhunun en derin dehlizlerine inmeye cesaret edişinin ve edebiyatın insanı anlamak için hâlâ en güçlü araçlardan biri olduğunun kanıtıdır. Belki de bu yüzden, aradan geçen yüz elli yılı aşkın zamana rağmen Dostoyevski'nin romanlarını kapattığımızda aklımızda kalan ilk şey işlenen suç değil, o suçun insanın içinde bıraktığı bitmeyen cezadır.
.png)



Yorumlar